HABERLER > Bu dünyadaki mal varlığım: Pazar arabam!
9 Şubat 2017

Bu dünyadaki mal varlığım: Pazar arabam!

Kaos GL’den Yıldız Tar’ın, Trans Aktivist Şevval Kılıç ile geçtiğimiz yaz Pembe Hayat’ın trans kampında gerçekleştirdiği harika söyleşi sizlerle...

 

Pembe Hayat’ın geçtiğimiz yaz aylarında gerçekleştirdiği trans kampında yapılan röportajlardan oluşacak kitabımız yakında sizlerle olacak. 

 

O tarihe kadar meraktan çatlayabiliriz diyenler için röportajların bir kısmını tadımlık olarak sizlerle paylaşmaya başladık.

 

İşte Kaos GL’den Yıldız Tar’ın trans aktivist ve dj Şevval Kılıç’la gerçekleştirdiği söyleşi;

 

 

DJ’lik yapıyorsun. Biraz DJ’likten başlayalım. Sen ne zaman başladın? Nasıl gidiyor işler?

 

Hayatım ben 17 sene sivil toplum kuruluşlarında çalıştım. İki tane sivil toplum kuruluşunun, LGBTİ öz örgütünün de kurucu başkanıyım. Ama sonra 17 yıllık STK hayatım tek kalemde sona erdi ve bir daha da asla dönmeyi de düşünmüyorum. Büyük konuşmayayım ama böyle daha iyi hissediyorum kendimi, daha bağımsız. Nereye istersem gidiyorum.

 

DJ’lik hasbelkader başladı. Gönüllü olarak LGBTİ partilerinde müzik çalıyordum. Hatta önceden korkuyorlardı bu ne çalacak diye. Bana akşam 10-11 arasını, en istenmeyen, kulübün boş olduğu saatleri falan veriyorlardı. Sonra baktılar ki lubunyalar reaksiyon veriyorlar müziğime, geceye prime time’a kaymaya başladı. Sonra işte tesadüfen bir dayanışma partisi yaptığımız mekanda çaldım ve insanlar beğendiler ve mekan sahibi bana iş teklif etti. Gene sahipleri de LGBTİ, lezbiyen bir couple’dı. Ve böylece başlamış oldu. Valla iyi gidiyor. Mutluyum.

 

Nerelerde çıkıyorsun şimdi?

 

Genellikle LGBTİ mekanlarda çaldım. Çünkü sizin ciğerinizi biliyorum. Yani hem biliyorum fakat gene de hâlâ da her seferinde en heyecanlandığım kitle de lubunyalar. Çünkü önemsiyorum lubunyaların hem zevkini hem reaksiyonlarını... İçim gidiyor eğlendirebiliyor olmak için. Yani müziğime karşı tepki verdiklerini, iyi anlamda tepki verdiklerini görmek çok değişik bir haz gerçekten. Çünkü müzik esasında çok kişiye özel bir şey. Yani sen orada neredeyse iç çamaşırlarını gösteriyormuşsun gibi bir şey. Sana özel o müzikler. Senin evde hazırladığın, senin kendi zevkine göre seçtiğin müzikler. Ama insanların tepki verdiğini görmek gerçekten çok büyük bir haz yani. Ama şimdi işte ünlü olmaya başladığım için hetero mekanlarda da çalıyorum. Çok gergindim en başta. Çünkü lubunyalarda o esneklik var. Ben kendim elektronik müzik dinliyorum ve elektronik müzik çalıyorum ağırlıklı olarak. Ama mesela gecenin 3’ünde birdenbire Çile Bülbülüm giriyor yani. İşte o böyle cool cool siyah gözlükleriyle dans eden, havalı havalı dans eden lubunyaların Bülent Ersoy’un sesini duyunca birden bire gerdan kırıyor olmaları çok güzel bir şey. Yani gerçekten çok bize özel bir şey. Heteroların bu esnekliği yapamayacağını düşünüyordum. Ama onlarla da nihayetinde geç de olsa bir kimya tutturduk. Artık eklektik deniliyor, havalı ismi bu. Yani hiçbir türe bağımlı olmamak. Lubunyalar da öyle yani bütün gece techno da istemiyorlar bütün gece arabesk de istemiyorlar bütün gece Türkçe pop da istemiyorlar. Ben elimden geldiği kadar hepsini karıştırmaya çalışıyorum. Bir de tabii ki uyum ve bir konsept içerisinde ilerliyorum. O kadar da çok abbadan zabbaya gitmiyorum yani. Şimdilik çok iyi gidiyor ve çok mutluyum valla.

 

Müziğinden bahsederken sen bayağı özenli, hani bir yemek yapar gibi bahsediyorsun ya birçok insan da DJ’liği “amaan iki şarkı seçiyor gidiyor” gibi görüyor. Sen mesela şarkıları seçerken, bir temaya oturturken neler yaşadın?

 

Ben bir kere normalde de müzik dinlerim evde ama şimdi artık haftada her gün neredeyse bir 3-4 saat düzenli müziğe vakit ayırıyorum. Çünkü yüzlerce müzik dinleyip onun içinden kendi zevkine, çaldığım yerlerdeki insanların zevkine de bazen göre müzikleri eliyorsun. Yüz tane müzikten bazen iki tane hoşuna giden track çıkıyor diyelim ki o yüzden çok müzik dinlemek, çok tüketmek durumundasın, yenilemek durumundasın. Lubunyalar insanın gözünün yaşına bakmazlar vallahi. İki hafta üst üste aynı şarkıyı çal, ipe gönderirler seni. LGBTİ mekanlarda çalıyor olmak bir şans ama bir taraftan da benim için de çok şey, yani sanki ne bileyim işte bilmem ne partisinde çalıyormuş gibi hissediyorum. Çünkü en önemsediğim kitle. Onların zevki, onların vereceği tepkiler benim için her şeyden önemli. Mesela şu anda Leyla Alt’ta çalıyorum. Bizim Leyla Teras’ın binası. Bütün binanın sahibi bir eşcinsel arkadaşımız. Ama biz Leyla’nın bir katındayız. Onun işletmeciliğini Üzüm yapıyor, bir trans kadın. Barda bir trans erkek duruyor. Tamamen transların dominasyonunda giden bir mekan. İçimin yağları eriyor yani o kadar mutluyum anlatamam. Hatta Üzüm bazen gecenin ilerleyen saatlerinde insanların içki içip biraz daha kafalarının yükseldiği saatlerde bardan çıkıp kapıya gidiyor ki gelenleri o filtreliyor. Yani bir trans kadının filtresinden geçerek insanlar içeriye geliyor. Gerçekten eğlencenin dibine vuruluyor.

 

 

Tarlabaşı’nda yaşıyorsun bir yandan…

 

Tarlabaşı’nda yaşıyorum.

 

Kaç yıl oldu?

 

3 yıl oldu.

 

Tarlabaşı çok değişti, dönüştü ve aslında eski Tarlabaşı kalmadı diyorlar. Senin Tarlabaşı’n nasıl şu an?

 

Romanların, transların, Kürtlerin ağırlıklı olarak yaşadığı Tarlabaşı artık sadece Kürt ağırlıklı bir yer. Ya da benim yaşadığım bölümü... Daha Ömer Hayyam’a doğru biraz daha çeşitli hâlâ. Yani mesela muhafazakar Kürtler de var ama benim yaşadığım bölüm tamamen HDP’li. Politik Kürtler yaşıyor benim olduğum bölümde. Ama ne yazıktır ki maalesef hâlâ feodal bir yapıdan bahsedebiliriz. Hatta daha da kötüsünü söyleyeyim. Mesela uğradıkları ayrımcılığı aynı şekilde Romanlara uygulayıp Romanları oradan tamamen ekarte etmişler ve bu iki grup asla birbirini sevmiyor. Mesela Romanlar şimdi başka bir yerleşkeye geçmişler İstanbul’da falan filan. Ama ben oraya HDP’den aday olduğum dönemde taşındığım için ben zılgıtlarla karşılandım. Bir de yani seks hayatım dibe vurduğu için şu aralar, Rahibe Teresa gibi yaşadığım için de bir ev trafiğim de olmadığı için çok el üstünde tutuluyorum.

 

Koca bakılıyor mu sana?

 

Yani şey sorgulanıyor, niye hâlâ birisiyle flört etmiyorsun diye. Feodal Kürt kadınlarından bile öyle şeyler geliyor. Niye yok gibi sorgulanıyor. Ben de diyorum benden geçmiş artık ben kaç yaşındayım... Ooo, sen güzelsin, güzelsin diye hani senle hâlâ çıkar bir şey olur falan diyorlar. Ama gene de yapı biraz feodal. Ama kendimi en azından çok güvende hissediyorum. Çünkü ben bazen sabah 5’te 6’da eve geliyorum. Tarlabaşı’na giriyorum. Bunu anneme anlatamadım. Anne diyorum İstiklal’de laf atıyorlar diyorum sabah 5’te 6’da kendimi Tarlabaşı’na zor atıyorum mahalleme diyorum. Nasıl yani diyor, sen şimdi Tarlabaşı’ndan kaçmaya mı çalışıyorsun diyor. Almıyor kafası. Halbuki orası benim için o kadar korunaklı ki… Bakkalından, çakkalından, üç yaşındaki çocuğundan, komşu teyzesine kadar herkes beni biliyor. Ve yani ben oraya kendimi attığım anda güvendeyim. Bu sabah gece yarısı hiç fark etmiyor. Şimdi zaman içinde Kürtler orada ev sahibi olmuşlar artık. Bir tür sermayeleşme de söz konusu. Bence bu bir noktada iyi bir şey. Para kazanmak istiyorlar. Yani göçle gelen, ekonomik durumu çok iyi olmayan dar gelirli Kürtler artık zaman içinde para kazanmaya başlıyor.

 

Şimdi Tarlabaşı çok pahalı bir yere dönüştü. Bunun kaymağını da şimdi Kürtler sürecekler. Orada zamanında gelip emlak almış olan Kürtler sürecekler ve bence bunda bir sorun yok. Ama kentleşmeye genel olarak baktığımızda tabii ki çok sorunlu bir şey. Benim sokağım küçük bir sokak. Sokağımın bittiği yerde yıkım başlıyor yani. Yarın öbür gün bu bize de zıplayacak.

 

Ben standart orta sınıf bir ailenin çocuğuyum ve bizim evlerde de annelerimiz, teyzelerimiz her hafta sonu pazara giderdi ama işte lubunyalaştıktan sonra o mevzudan çok uzaklaştık, kendi adıma konuşayım ya da... Lubunyaların çoğunun öyle pazara gitme ev ekonomisi, sebze meyve, evde yemek yapma gibi bir şeyimiz olamıyor bir şekilde. Ben az para kazanıyorum. Dolayısıyla bir taraftan da ekonomik zorunluluk olarak da pazara gidiyorum. Bir de pazar sokağına bir arkadaşım taşındı, kankalarımdan biri. Gel bir pazara gidelim falan dedi. Ben böyle bayağı cebime para koymuştum 100 lira falan koymuştum. O 100 liradan mesela 60 lirasına hiç dokunmadan, yani 40 lirasıyla diyelim ki söz gelimi, taşıyamayacağım kadar şey alıp eve götürdüm. Aman neler, sebzeler, meyveleri tatlılar, börekler, bilmem neler... Yani 40 liraya falan mutfak masrafım hallolmuş oldu. Yani dediğim gibi sebzesinden meyvesinden tutun da eriştesine kadar... Artık önceleri şey diyorlardı mesela. Bir tane adam vardı, salatalık arıyordum, cacık yapacağım. Cacık tutturdum falan. Ondan sonra, abla gel burada büyüğü var, sulusu var falan diye bir laf attı. Ben dedim o sululardan üç tanesini elimle gömdüm biliyor musun dedim. Abla bir şey demedik ya sen de bacımızsın ya falan dedi. (Gülüşmeler) Şimdi kankayız hepsiyle. Hakikaten samimileştik. Tarifler veriyoruz birbirimize, hakikaten gel bak bana sana buradan vereceğim deyip daha indirimli fiyatlar veriyor. Çünkü her hafta düzenli gidiyoruz. Pazar arabası satın aldım ayol.

 

(Gülüşmeler)

 

Bu dünyadaki mal varlığım, pazar arabası diyorsun.

 

Bu dünyadaki mal varlığım pazar arabası aynen öyle. Güzel söyledin. İyi yani. İşte Ömer Hayyam’dan Dolapdere’ye kadar inen bir pazar burası. Güzel yani. Hepinize de tavsiye ediyorum. Artık yani mesela menü yapmıyorum. Mesela pazara gidiyorum, o hafta sebze ne taze çıkmışsa, o mevsimde neyin tazesi varsa, ıspanaksa ıspanak, taze fasulyeyse taze fasulye... Alıyorsun, evinde pişiriyorsun, bir haftada yiyorsun onu. Köy ekmekleri var bir hafta bitmiyor. Kocaman bir köy ekmeği, dilim dilim yapıyorsun, buzdolabına atıyorsun. Ay yemek programı gibi oldu.

 

(Gülüşmeler)

 

İşte köy ekmeğini şey yapıyorsun, güzel de bir ekmek.

 

Fırına da verirsin onu.

 

Ben şey yapıyorum, benim bir tane krep tavam var, düz böyle. Orada ısıtıyorsun, kızarıyor gibi oluyor. Bitti.

 

Ay çok güzel. Ben de yapıyorum. O ekmeğin üzerine bir kaşar ve mantar. Fırına ver.

 

Ben tereyağcıyım. (Gülüşmeler) Bu, göbeğimi gösteriyorum şu anda, bu zaman ve para ve enerji isteyerek bu hale getirildi.

 

Aynen, bak şurada, şu da bir emek ürünü. Saygı hak ediyor.

 

Aynen. O bir emek ürünü. Aynen öyle. Şunu ekleyeyim, zaten hazır yiyeceklerden lütfen uzak duralım. Paketlenmiş ürünlerden, endüstriyel ürünlerden lütfen uzak duralım. Üstelik pazar hem ucuz hem taze hem sağlıklı. Hepinize de tavsiye ediyorum.

 

Senin, benim gördüğüm kadarıyla çok mutlu ve huzurlu olduğun bir şekilde hayatın devam ediyor. Bir yandan uzunca yıllar boyunca trans aktivizminin içindeydin, hâlâ devam ediyorsun. Ve seks işçiliği aktivizminin... Sen son dönemi nasıl gözlemliyorsun? Sence trans kadınlar özelinde ayrımcılık azalıyor mu, artıyor mu? Ne oluyor?

 

Memleketin boka gittiğini düşünüyorum. Çok kötü günlerden geçiyoruz. Haberlere bakıp ağladığım -ki ben kolay kolay ağlamam- anlar oluyor. Fakat LGBTİ aktivizmi adına, trans politikası, beden politikaları adına dört nala gidiyoruz diye düşünüyorum. Çok hararetli tartışmalarımız oluyor. Kafa gözlerin havalarda sandalyelerin havalarda uçtuğu şeyler oluyor. Bazılarını yıpratıcı buluyorum. Bunların hepsi iyidir, ay hareketin tartışmaya ihtiyacı varmış şeyinde değilim ben. Zaaflarımız var, komplekslerimiz var. Bazen havadan sudan da tartışabiliyoruz. Bazen motivasyonum çok düşüyor falan ama genelde iyi bir noktaya gittiğimizi düşünüyorum.

 

Bizim bugüne kadar en korktuğumuz devletti. Devletin bizi işte yürüyüşlerimizi engellemesi, polisin bize bilmem napması falan filan... Artık hani böyle el-Nusra’lar, Hizbulkontralar, Alperenler, Müslüman Anadolu Gençliği falan filan gibi böyle muazzam ırkçı, muazzam nasyonalist, muazzam muhafazakar ve tarih öncesi böyle arkaik yapıların saldırılarına maruz kaldık. Tabii ki de ibneler, dönmeler öldüre öldüre bitmeyecekler. Kürtleri nasıl öldüre öldüre bitiremedilerse de ve de bitmeyecekse; LGBTİ’ler de öldüre öldüre, bomba ata ata bitmeyecekler. Buradan biz kazançla çıkacağız. Biz başbakan bir ibne, dönme görmeden ölmeyeceğiz canım arkadaşım benim. Bunu da bildikleri için bence bu kadar saldırganlaştılar. Çünkü o gerçeğe çok yaklaştık artık. Yani bugün sokağa yüz bin kişi döken bir hareket kalmadı Türkiye’de. Yani yüz bin kişi yürüdük. Daha ötesi yok. Devlet de bunu tabii ki, bu tehdidi görmezden gelemeyecek hale geldi ve şimdi ne kadar paramiliter yeraltı güç varsa bizim üstümüze saldırıyorlar. Ama bu da son aşama.

 

Gezi sonrası süreçte görünürlük safhasının tamamlandığı söyleniyor. Peki bir yandan da mesela Gezi çok muazzam bir şeydi diye anlatıyoruz falan filan ama geldiğimiz yerde sanki çok uzağına düştük gibi. Sence o uzağa düşme halinden nasıl çıkacağız?

 

Ben uzağa düştüğümüzü düşünmüyorum. Devletin empoze etmeye çalıştığı bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Gezi muazzamdı, güzeldi. Bizim için değil. LGBTİ olmayan herkes için de. Yani bizin için şöyle bir artısı vardı. Eh be kardeşim, nihayet siz de bu gerçeği gördünüz. Çünkü yirmi küsur yıllık ya da belki de daha uzun LGBTİ mücadelesinin bir çıktısıydı bizim için Gezi. Sadece birçok köhnemiş yapı belki bunu ilk defa “vaay ulan bunlar da biZim gibi taş atıyorlar bunlar da bizim gibi direniyorlar gaza suya direniyorlar” falan filan diye gördü. E, bizim zaten devletle hiçbir zaman aramız iyi değildi. Bizim hiçbir zaman otoriteyle aramız iyi değildi.

 

Sonrası da tabii ki çok kötü bitti. Kötü hani... Biz tabii ki Gezi’deki o yüksekliğin o seviyede kalmayacağını biliyorduk ama bu kadar da düşeceğini tabii ki tahmin etmiyorduk. Çok güzel günlerdi çok yükselmiştik. Ama ben gene de devletin göt korkusuna bağlıyorum bu kadar agresifleşmesini. Çünkü orada bir gerçeği devlet artık gördü. Esasında toplumun çok önemli bir kısmının LGBTİ’lerle ilgili bir sorunu olmadığını gördü. Şimdi bunu kaşıyor sapıklık üzerinden, Lut kavmi üzerinden… Gezi’de Antikapitalist Müslümanlar cuma namazı kılacaklardı. Yağmur yağıyordu. İbneler tuttu onlara şemsiye namaz kılarlarken ıslanmasınlar diye. Yani insanın tüylerini diken diken eden sahnelerdi bunlar yani. Demek ki çok da bir problemimiz yokmuş o kadar toplumun bilmem nesiyle. Bu iktidarın rahatsızlığı, toplumun rahatsızlığı değil. Onur haftasındaki bir etkinlikten çaldım bu lafı. Çok da doğru bir laf hakikaten. Toplumun LGBTİ ile ilgili bir sorunu yok, iktidarın LGBTİ ile ilgili bir sorunu var.

 

Onur Haftası komitesinde de yer aldın. Belki biraz oradan bahsedebilirsin. Bu sene zor bir seneydi. Mayıs’ta IŞİD’in Kaos GL’yi hedef alma planları yaptığı açığa çıktı, Homofobi Karşıtı Yürüyüş yapılamadı. İzmir, İstanbul... İstanbul’da artık finalinde çok yoğun bir üç ay geçirdik. Sen mesela şu an durduğun yerden bakınca ne görüyorsun orada? 

 

Bir taraftan korkuyorum çünkü bu saldırılar galiba olacak artık yani. Fiziki saldırılara başladı artık hikaye. Trans Onur Haftası’na bu sene katılacağım dedim, yani “arkadaşlarımın yanında olacağım kim ne derse desin” dedim. Bir İstanbul LGBTİ’nin önüne gidip bir Mis Sokağa gidiyoruz. Bir oradayız bir buradayız. Hani gerilim oluyor. İşte yürüteceğiz, yürütmeyeceğiz. İzin, tamam basın açıklaması okuyalım falan filan bilmem ne. Mis Sokak’ta dururken önümüzden 50 kişilik bir kafile yürüdü. Bu arada her köşe başında polis kafileleri var. Özel harekatçılar falan vardı yani. Neden yani? Biz kimiz ki? Biz bomba imalatçısı mıyız yani hani? Abi önümüzden böyle kamuflaj pantolonlu, botlu, sakallı 50 kişilik bir Hizbulkontra kafilesi geçti. Bir gözdağı idi bu. Yani artık Hizbulkontra mıdır, paramiliter midir, el-Nusra mıdır? Kimse kim. Bunlardan biriydi bunlar, bu insanlar. Bu insanlar seni incitmek için sana saldıran insanlar değil, bunlar kafa kesen insanlardı. Ve bunları, insanları gördüğün zaman hemen bunu anlıyorsun zaten. Bunlar senin benim gibi tipler değil yani.

 

Velhasıl kelam, tamam yürümeyeceğiz dediler ve basın açıklamasını okudular. Muhteşem bir basın açıklamasıydı. Fakat tam arkadaş yarısına geldi basın metninin. “Biz bu çeteleri Suruç’tan biliyoruz, Kobane’den biliyoruz” dedi ve çenesine yumruk yedi.

 

Çok efsane bir metindi. Trans Onur Haftası ve İstanbul Onur Haftası. İkisi farklı politikalar yapan ve farklı şekilde var olan iki ayrı organizasyon. Ve bu halleriyle de çok güzeller. Ben sonuna kadar da bu iki etkinliğin birleştirilmemesi taraftarında olanlardanım. Çünkü ikisi de bambaşka şeyler söylüyor. İkisinin basın metnine bile baksanız farkı anlayacaksınız zaten. Biri birisini değersizleştirmek anlamında katiyen söylemiyorum. Fakat ikisi de bambaşka ve iyi politikalar yapıyorlar. Nitekim saldırı oldu, direndik, gittik kaçtık geldik. Gaz yedik, plastik mermi yedik falan filan.

 

Ama artık benim gerçekten korktuğum devlet değil. Yani devlet hedehede yapıyor kovalıyor bitiyor hikaye. Bu beni çok endişelendiren bir durum değil. Bu seneki LGBTİ+ Onur Haftası ise gördüğüm en iyi onur haftasıydı. Gördüğüm en iyi Onur Yürüyüşü eylemiydi. Biz dedik ki, bu yürüyüş artık komiteden çıktı. Son ana kadar motivasyonu yüksek tutalım. Oraya gelecek insanlar olacaktır o gün dedik. Ama yürüyüş komisyonu olarak biz dedik bu tehlikeyi sorumluluğunu alamayız. Çünkü artık devlet değil başka yapılar da var karşımızda. Biz motivasyonu düşürmemek adına son dakikaya kadar yürüyoruzu sabit tutalım. Kontratımız mı var, bir anlaşmamız mı var? Ertesi gün, bir gün kala yürümüyoruz diyebiliriz. Böyle bir opsiyonumuz, böyle bir tasarrufumuz var. Bunu saklı tutalım arkadaşlar dedik ve bu fikir kabul gördü. Ve son ana kadar da valiyle falan görüşmeler de sürüyordu. Önce vali biz ona defalarca görüşmeye gitmemize rağmen bize cevap vermeyerek, basın açıklaması yaparak İstiklal’deki bütün etkinlikleri yasakladı. Tabii ki bu bize verilen bir cevaptı aslında. Sonra da ısrar etmemize rağmen, 10-15 kişilik bir grup hadi dedik basın açıklamasını okuyalım ve dağılalım. Yürüyüş olmayacak zaten belli ki falan filan dedik. Bu sefer onu da engelledi. Basın açıklaması yapmak için izin bile alınmasına gerek olmayan sistemde sen basın açıklamasını engellemeye kalkarsan gayrı resmi yollardan biz on beş basın açıklaması okuruz dedik. Nitekim de aynı anda farklı yerlerde on beş aynı basın açıklaması farklı farklı yerlerde okundu. Ben hayatımda ilk defa polisin, kolluğun gözünde çaresizliği gördüm. Napacağını bilemedi. Saldırsın mı, tutsun mu, kovalasın mı, gaz mı sıksın, yoksa gözaltına mı alsın? Çaresizdiler. Bir grup İstiklal’e çıktı. Ya yere boya döktü Lezbiyen Biseksüel Feminist, LezBiFem’den arkadaşlar. Yürürken ellerindeki boyaları yere döktüler. Sanki İstiklal’in normal kullanıcılarıymış gibi. Ay etrafını bariyerlerle çevirdiler. Boyaları gözaltına aldılar. Yani bu kadar insan kendini küçük düşürebilir mi? Bu kadar zeka yoksunu olarak olabilir mi yani? Sen yere dökülen boyayı ne akla hizmet bariyerle çeviriyorsun?

 

Onur haftaları dışında genel olarak örgütlenmeyle örgütlerin bir kere farklı şeyler olduğunu anlamak durumundayız. Yani derneklerimiz var, trans öz örgütlenmelerimiz de var. Yani herkes kendince ipin bir ucundan tutuyor. Fakat bu tek örgütlenme modeli değil. Yani örgütlenme bir amaç uğruna bir grup insanın bir araya gelip onun için mücadele etmesidir. Örgütlenmenin tanımı esasında bu. Mesela geçenlerde Avcılar’da, oturan trans kadınlara, saldırılara karşı trans kadınların da buna bir reaksiyon göstermeleri, hatta özsavunmaya geçmeleri -ki özsavunmanın da hak olduğunu düşünüyorum- bir örgütlenmedir. “Dernekler neredeydi” diye de kızmamak lazım. Derneklere falan filan gerek yoktu ki. Siz gayet iyi götürdünüz. Çok güzel bir örgütlenme örneğidir yani bu. Üstelik de çabucak harekete geçip çabucak reaksiyon gösterebildiler. Muhteşem şahane bir şeydi. Yani şimdi İstanbul büyük bir şehir. Türkiye de kalabalık bir yer. Ve yani şimdi İstanbul, Ankara ve İzmir üstünde biraz konuşacağım. Ama trans örgütlenmeleri ve trans insanların daha çok göç ettikleri ve toplaştıkları yerler maalesef ki buralar. İstanbul’da yaşadığım için İstanbul’u daha iyi biliyorum. İstanbul 20 milyonluk bir şehir. Bir sürü koloniler oluşmaya başladı. Artık tek çarenin dernekler olmadığının bilinci var. Kızlar mesela işte Trans Melekler. İşte Öykü kendince bir şeyler yapmaya çalışıyor. Öykü’nün politikasını ben her zaman doğru bulmuyorum, yani benim tek kurtarıcım yar ve rabbim falan filan değil. Ama üç tane transın hayatını bir noktasında iyileştiriyorsa başım üstünde yeri var. Nokta. Ben örgütlenirim, örgütlenmem, yürürüm beraber, yürümem; ayrı mesele. Ama trans geneline dair bir yararı olduğunu, bir faydası olduğunu düşünüyorum.

 

Zaman zaman da çok 80’lerde 90’lardaymış gibi düşünüyorum. Hâlâ işte siklilerin ameliyatlılara uyguladığı hiyerarşi ya da tam tersi bir hiyerarşi. İşte, hâlâ o beden algısı sürüyor. Çoğumuzun seks işçiliği yapıyor olması biraz heteronormativiteyi de dayatıyor gibi. Yani seks işçiliğinin mesleki deformasyonu olarak da bunu okuyabiliriz. Çünkü seks işçiliği işte kadınla erkeğin çok normatif bir birliktelik yaşadığı bir meslek biçimi. Tabii ki queer zekalar, queer deneyimler aradan tabii ki çıkıyor. İşte Gani gibi, şu gibi, bu gibi. Başka başka bir sürü insan da var tabii ki. Tanındığım için Gani’den bahsediyorum. Bir sürü Ganiler var. Böyle arızalar çıkıyor, iyi ki çıkıyor.

 

Orada yaşayamayacağı için Kürdistan’dan göç eden bir LGBTİ’nin bunu bu şekilde beyan etmesi çok daha acı bir şey. Çünkü aynı ayrımcılığa uğrayan birisinin aynı ayrımcılığı üretiyor olması hem bir taraftan çok anladığım, hani onayladığım değil ama anladığım bir şey. İşte dedim ya hani sen siklisin sen siksizsin... Ameliyat olan insanların, organ hiyerarşisine uğramış birinin söz gelimi trans geçiş sürecini geçirir geçirmez de aynı ayrımcılığı geçiş sürecini tamamlamamış bir arkadaşa uygulaması gibi. Aynı. Ayrımcılık formatı anlamında aynı diyorum.

 

Röportaj: Yıldız Tar

 

 

*Trans Kampı ve bu söyleşi Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’nın finansal olarak desteklediği ve Pembe Hayat ile Kaos GL derneklerinin birlikte yürüttüğü Ayrımcılığa Karşı Gökkuşağı Koalisyonu Projesi kapsamında gerçekleştirilmiştir.