HABERLER > Nefret saldırıları ve LGBTİ mücadelenin Mersin halini anlatan “Gacı Gibi” filmi İf İstanbul’da
21 Şubat 2017

Nefret saldırıları ve LGBTİ mücadelenin Mersin halini anlatan “Gacı Gibi” filmi İf İstanbul’da

16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterime girecek olan “Gacı Gibi” isimli belgeselde Mersin’de seks işçiliği yapan Deniz adlı bir trans kadının maruz kaldığı nefret saldırısı işleniyor.

 

16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterime girecek olan “Gacı Gibi” isimli belgeselde Mersin’de seks işçiliği yapan Deniz adlı bir trans kadının maruz kaldığı nefret saldırısı işleniyor. 

 

bikaynak’tan Tuğçe Yükselel belgeseli şöyle aktarıyor;

 

“Her gün kadına yönelik şiddetin bir yenisinin gerçekleştiği, kadın cinayetlerinin sonunun gelmediği bu karanlık zamanlarda, ataerkil sistemi tehdit eden, iktidarın beden üzerindeki tahayyüllerini yıkan transseksüellerin, eşcinsellerin bu sonu gelmez şiddet sarmalının nefret nesneleri olmamaları pek de mümkün olmasa gerek. İşte “Gacı Gibi” isimli belgesel tam olarak bu konuya odaklanıyor. Farklı cinsel yönelimlere sahip bireylerin toplum içerisinde sistematik olarak ötekileştirilmesi, aşağı bir sınıf olarak görülmesi, değersizleştirilmesi; nihayetinde bu bireylerin nefret saldırılarına ve cinayetlerine maruz kalmalarına neden oluyor, tıpkı Denizin başına gelenler gibi.

 

Çarka çıktığı bir gün bir grubun saldırısına maruz kalan Deniz, öfkeyle dolu bu güruhtan kaçarken arabanın altında kalarak ayağını sakatlar. Zaten bir trans kadın olduğu için kendisine iş verilmemekte, iktidar ve kulları tarafından tüm kapılar yüzüne kapatılan Deniz’in zorla itildiği seks işçiliği de iyileşene kadar elinden uçup gitmektedir.  Cinsel yöneliminden ötürü zaten zor olan hayatı işinin elinden kayıp gitmesiyle daha da zorlaşmıştır. İşte tam bu noktada benzer deneyimlerden geçen diğer trans kadınlar devreye girer. Dayanışmanın ve birbirlerine sahip çıkmanın kendileri açısından ne derece önemli olduğunu defalarca deneyimleyen Ece anne, Esmeray ve diğerleri; sağlığına kavuşana kadar Deniz için maddi manevi her türlü fedakârlığı yaparlar. 

 

 

Belgesel, bahsi geçen bunca zorluklar içerisinde birbirine sıkı sıkıya sarılan, birbirlerinin acılarını acısı sayan, ancak aynı zamanda yaşama umutlarından ve kahkahalarından da hiçbir şey kaybetmeyen bu karakterler (Deniz, Esmeray, Ece anne) çevresinde gelişir. Kahkahalar, her türlü zorluğa ve tehdide rağmen umutlarını koruyan bu insanların direnişidir aynı zamanda. Onlar, iktidar tarafından tasarlanan toplumsal muhayyileyi kadın ile erkek bedenleri arasındaki keskin sınırları muğlaklaştırarak yıkan bu insanlar, salt varlıklarıyla direnmekte; kendilerini görünür kılarak farklı cinsel yönelimlerin de özgürce yaşamaya hakları olduğunu haykırmaktadırlar. 

 

Ancak kahramanlarımız mücadelelerini yalnızca bireysel cephede yürütmezler. Onlar aynı zamanda örgütlüdürler ve Mersin’de yaşayan tüm LGBTİ bireyler için mücadele eden “7 Renk” Derneği bünyesinde de faaliyet gösterirler. Belgeselin omurgasını Deniz’in maruz kaldığı nefret saldırısı ve akabinde gelişen iyileşme süreci, dayanışma ve mücadele ruhu içerir.  Bu merkezin çevresinde gelişen olaylar ise dernek ve derneğin LGBTİ bireyler için Mersin özelinde verdiği takdire şayan savaştır.

 

 

7 Renk Derneği, LGBTİ bireylerin birbirleriyle dayanıştıkları, deneyimlerini paylaştıkları; aynı zamanda 1 Mayıs’tan “Gezi Eylemleri”ne kadar özgürlük mücadelelerini içeren pek çok kitlesel harekete dahil oldukları bir özgürleşme ve özgürleştirme platformudur. Mersin’de insanları bilinçlendirmek için üniversite üniversite dolaşan, en işlek caddelerde gösteriler düzenleyen 7 Renk, belediyelerle yürüttükleri projelerle istihdamdan sağlık sorunlarına kadar LGBTİ bireyleri ilgilendiren her konuda fikir ve eylem üreten bir oluşumdur. İşte tam bu noktada ana karakterlerimiz Deniz, Esmeray ve Ece annenin yanına Yağmur anne, Gizem, Figen gibi karakterler eklemlenir. Filmde tüm bu karakterlerin bütünleşip 7 Renk’in bedenini oluşturmasını, yekpare bir savaş ünitesine dönüşmesini izleriz. 

 

Belgeselde en dikkat çeken noktalardan biri film boyunca hâkim olan samimi havadır. Film, başından sonuna kadar heteroseksüel ekibin dışarıdan bakışıyla değil, gerçekten transların gözünden, içeriden bir bakışla yüklüdür. Film heteroseksüellerin LGBTİ bireylere yönelik kaygılarını değil, transseksüellerin gerçek acılarını, kaygılarını, yaşam biçimlerini ve geleceğe dair umutlarını saklı tuttukları arzularını aks ettirir. Oldukça zor olan bu ruhu yakalamak yani gerçeğe mümkün olduğunca yaklaşmak usta bir yönetim ve ekip ile translar arasında kurulacak samimiyet ve güven ilişkisinden geçmektedir. 

 

Filmin başarısının ardında yatan en önemli nedenler samimiyet ve içeride olma ifadeleriyle açıklanabilir. Keza filmin başarısı !f İstanbul’da yarışma seçkisine alınan tek Türk yapımı olmasıyla bile kendini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. 

 

Film sürecinde nefret saldırılarına maruz kalan başka transları da görürüz. Cansu bunlardan biridir. Ayrıca Figen isimli trans kadın da belgeselin çekim sürecinde, yaşadığı acıların ağırlığına dayanamamış, Soma’da meydana gelen ve 301 madencinin yaşamını yitirdiği faciada abisini kaybetmesi ve onun cenazesine bile gidememesi bardağı taşıran son damla olmuştur. Figen bir süre sonra hayatına son verdi, homofobik toplum onu da falezlerden denize doğru itti. 

Figen’in yürek yakan hikâyesi Hürriyet gazetesinde İsmail Saymaz tarafından kaleme alındı. O habere buradan ulaşabilirsiniz. 

 

 

Elinde "Transfobi vurdu, Devlet Korudu" pankartı taşıyan trans intihar eden Figen.

Filmin klasik bir belgesel tarzından uzaklaşan biçimi bahsi geçen samimi havayı daha da etkileyici kılıyor. Film boyunca röportaj ya da üst ses duymuyoruz. Kurmaca bir film gibi akıyor kareler, müdahalesiz, kendi doğasında ve seyrinde. Film ekibinin ve kameraların çekim sürecinde filmi yönlendiren bir müdahil olmadıkları anlaşılıyor buradan.”

 

Filmin fragmanına buradan ulaşabilirsiniz.