HABERLER > Av. Ezgi Duman: Bazen Faillerin Cezalandırılması İçin Ölmemiz Gerekebiliyor!
4 Aralık 2017

Av. Ezgi Duman: Bazen Faillerin Cezalandırılması İçin Ölmemiz Gerekebiliyor!

Ağustos 2017’de gerçekleşen Avukatlar Kampı’na katılan avukatlar ile söyleştik.

 

 Av. Ezgi Duman, İstanbul

 

Ezgi Duman’ı tanıyalım biraz. Ezgi Duman kimdir?

Yaklaşık 4 yıldır İstanbul Barosu’na bağlı avukatım. Ankara Üniversitesi’nde okudum. Daha çok kadın, LGBTİ ve çocuk hakları alanında çalışıyorum. Son 1 buçuk yıldır hapishane üzerine çalışıyorum. Bu süreçte CİSST’te (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği) çalışmaya başladım. Dernek olarak daha çok LGBTİ+, kadın, yabancı ve çocuklar gibi dezavantajlı mahpus gruplarıyla çalışıyoruz.

İlk başta kadın mahpuslarla, mektuplara cevap vererek ve hukuki danışmanlık hizmeti vererek başladım. Ancak hukuki danışmanlık hizmeti olunca tüm mahpus gruplarına hizmet vermekle devam ettim. Zaten içeri girdiğinde sadece kadınlarla sınırlı kalmıyorsun.

Neden avukat oldun?

Aile teşvikinin yanında, hak temelli çalışmak istediğim için avukat oldum. Biraz da filmlerden etkilendim diyebilirim.

LGBTİ+’lar Türkiye’deki infaz hukukunun neresinde yer alıyor?

Türkiye’de genel olarak hukuk sisteminde sıkıntılar var. Erkek egemen bakış açısının olduğu her yerde ayrımcılığı görebiliyoruz. Keyfiyete bağlı bir sistem işliyor hapishanelerde. Zaten hapishaneler kapatılma alanları. Dışarıdaki insanlar bir suça maruz kaldığında başvuru olanakları daha fazla. Ancak hapishanedeki kişinin, keyfiyetle baş başa kaldığı bir noktada imkanları çok daha kısıtlı. Hak ihlaline neden olan otorite ile sürekli iç içesiniz. Mesela infaz hukuku memuru tarafından bir işkenceye maruz kaldığınızı göz önüne getirdiğimizde, buna karşı suç duyurusunu yine o kişiye yapmanız dayatılıyor. Dışarıdaki insanlar içinde başvuru mekanizmaları kısıtlı ya da gerçek adalet dediğimiz şey yok ama hapishanedeki insanlar için bu kendini daha aktif bir yerden gösteriyor. Bu anlamda infaz mevzuatı çok sıkıntılı. Hak ihlaline maruz kalan biri için hiçbir şekilde bağımsız şikayet mekanizmaları yok. Bağımsız bir kurul ya da sivil toplum örgütleri gidip hapishaneleri inceleyemiyor. Bunun için Bakanlık iznine ihtiyaç duyuluyor ve bu tamamen keyfiyete bağlı. Zaten OHAL süresince hiçbir izin verilmiyor. Sadece avukatlar üzerinden ya da mektuplar -eğer engellenmezse- sayesinde hak ihlallerini öğrenebiliyoruz. Halbuki demokratik bir ülkede sivil toplum örgütleri, konuya duyarlı insanlar, aktivistler veya barolar haber vermeden hapishanelere gidip izlemeler yapabilmeli. Ancak bu böyle işlemiyor. Hukukun bu boşluklarından da ne yazık ki kanun uygulayıcılar zaman zaman faydalanabiliyor.

LGBTİ+ mahpusların sorunları neler?

Açıkçası pek çok sorun var. Her şeyden önce Türkiye’deki hapishaneler homojen bir insan grubuna göre yapılmış. Yani Türkseniz, sünniyseniz, erkekseniz, yetişkinseniz veya heteroseksüelseniz hapishane koşullarınız daha iyi oluyor. Sanki bütün mahpuslar bu özellikleri taşıyormuş gibi. Sanki hapishanelerde çocuk, hasta, LGBTİ+ ve kadın yokmuş gibi… Mesela kıyafet yönetmeliğinde kravat var ama şal yok. Kadınların sağlığa dair özel ihtiyaçları söz konusu değil. Trans bireylerin ihtiyacı olan hormon ilaçlarına dair doğru düzgün bir yasal düzenleme yok. Hepsi tamamen idarenin keyfiyetine bağlı. Heteroseksüel bir natrans erkeğin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş bir hapishane sisteminden bahsediyoruz. Çok ciddi egemen bir grup varmış gibi düzenleme yapılmı. Bu, LGBTİ+ bireylerin mağduriyetlerini arttıran bir durum elbette.

Biz CİSST olarak daha çok trans kadınlarla çalışıyoruz. Mektuplaştığımız eşcinsel ve biseksüel mahpuslar da var ancak trans kadınlar daha görünür oldukları için temasımız onlarla daha fazla. Aslında bu bile başlı başına bir sorun. Lezbiyen, biseksüel ve gey bireyler ayrımcılığa maruz kalmamak için açılamıyorlar.

Bunun dışında en büyük sorunlardan biri de tecrit. Keyfi biçimde, “yer yok” bahanesiyle LGBTİ+’ler bir araya getirilmiyor. Tekli hücrelerde tutuluyorlar. AİHM çok ciddi bir şekilde tecritin bir işkence olduğunu belirtiyor. Bugün bir çok kişi dışarıdan bakında tecriti işkence olarak görmüyor. Halbuki tecrit zaman zaman fiziksel işkenceden çok daha ağır etkileri olabilen ve yoğun şekilde işkence niteliği taşıyabilen bir durum. Avukatınız da gelmese, müebbet hükümlüsü bir mahpus olduğunu düşünürsek yıllarca insan göremeyecek demek oluyor bu. Kendini bile unutturabiliyor tecrit. Bu yüzden tecrit en çok üzerine gidilmesi gereken konulardan birisi. Tecrite alternatif olarak “pembe hapishane” denilen bir şey tartışılıyor. Konunun muhattaplarına sormak gerekir ancak bu konuda olumlu örnek olarak İtalya örneği veriliyor. Ben Türkiye koşullarında, bu kadar ayrımcılığın yoğun olduğu bir yerde bunun yaratacağı sıkıntıları düşünüyorum. Zaten Türkiye’de LGBTİ+’ler damgalanma ve yalnızlaştırılmayı çok ciddi yaşıyorlar. Trans olmak bile bazen yetebiliyor ailenden kopmana. Bir suç işlemişsen ve üzerine bir de LGBTİ+ kimliğin ekleniyorsa, yaşanılacak mağduriyetleri düşünmemek elde değil.

Bunun dışında, hormon ilaçlarına ulaşımda çok büyük sorunlar yaşanıyor. Bir trans kadının hormona erişimi çok önemli. Hormon kadar başka ihtiyaçları da önemli. Mesela bir trans kadın için ruj hayati önem taşıyabiliyor. Bu ihtiyaçların karşılanabiliyor olması gerekir.

Mahpusların ihtiyaçlarının karşılanmaması aslında yasalara göre bir ihlal. Özellikle trans kadın mahpusların erkek cezaevlerinde kalması, temel ihtiyaçlarının karşılanmaması… Hukuksal anlamda bu alanda hangi işlemleri yapıyorsunuz?

CİSST olarak vekalet ilişkisi kurmuyoruz. Ancak İnsan Hakları Kurullarına başvurular yapıyoruz. Mesela, bir trans kadının cımbıza erişememesi üzerine başvuruda bulunabiliyoruz. Beraber kalabilecekleri transların olduğu hapishanelere gitmek isteyenlerin sevk taleplerini oluşturabiliyoruz. İnsan hakları yönünde bir ihlal varsa o yönde başvuru yapıyoruz. Bazen bu başvurular suç duyurusu olarak da kabul edilebiliyor. Yaptığımız başvurulara çoğunlukla aynı cevabı alıyoruz ne yazık ki. Doğru düzgün bir inceleme yapılmadığını görüyoruz. Bunun yanında olumlu sonuçlar aldığımız da oluyor.

Türkiye İnsan Hakları Eşitlik Kurumu’nun bağımsızlığı ciddi şekilde zedelenmiş durumda. Tamamen devlete bağlı memurların oluşturduğu bir yer haline geldi ama dediğim gibi bazen olumlu sonuçlar da ortaya çıkabiliyor.

Peki olumsuz sonuçlanan başvurular için başka yaptığınız şeyler var mı?

Kendi adıma, yapılan itirazlara üst itirazlar yapıyorum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar götürmeye çalışıyorum. Spesifik şeyler olursa medyada gündeme getirmeye çalışıyoruz isteğe göre. Bazı insanlar bunu istemeyebiliyor. Misillemeden korkuyorlar. Biz de buna göre önlemler alarak sürece devam ediyoruz. Ancak bu süreçte kamuoyu oluşturmak etkili olabiliyor. Bunun dışında konuya duyarlı milletvekilleri ile soru önergeleri hazırlıyoruz.

Emsal karar oluşturmak çok önemli bu anlamda. Kadın cinayetlerinde, çocuk istismarlarında ve nefret suçlarında emsal karar kolaylaştırıcı bir yerde duruyor. Bugün X Türkiye kararı olmasaydı LGBTİ+ mahpusların tekli hücreye koyulmaması için neyden yararlanacaktık bilmiyorum. Ben her dilekçemde X Türkiye kararından mutlaka yararlanıyorum.

Emsal karar elimizi nasıl güçlendirir?

Emsal kararlardan önce tersine olumsuz emsal kararlardan bahsedelim. Tersine emsal kararlar failleri cesaretlendiriyor. “Ben bir transı öldürürüm, başıma bir şey gelmez, takrik indirimi alırım”  düşüncesini doğuruyor. Ancak bir yandan da kadın dayanışmasının ve sivil toplum örgütlerinin ördüğü dayanışma ile beraber bu işlerin o kadar kolay olmadığını görüyoruz. Yine de bu coğrafyada faillerin cezalandırılması için ölmemiz gerekebiliyor.

Cinsel suçlarda ispat sorunu karşımıza çıkabiliyor. Ancak olumlu emsal kararlar, bu tür suçlara maruz kalan insanların kurduğu dayanışma süreci olumlu şekilde etkiliyor kesinlikle.

Başka bir yerden soracağım. Transları aslında bu şekilde hukukun adaletinden uzaklaştırıyorlar. Bunu bütün ötekileştirilen kimliklere empoze ediyorlar ve insanlar “ben zaten ötekiyim” diyerek adaletten uzaklaşıyorlar. Bu düşünceyi yok etmek için neler yapabiliriz?

Burada bizim dayanışmamızın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bugün Roşin Çiçek kararı nasıl çıktı? Roşin Çiçek ile bu kadar dayanışmasaydık böyle bir karar çıkmayabilirdi. “Ama o zaten öteki” der ve kapanırdı dosya. O yüzden, bu suçlar ne kadar medyada duyulursa o kadar değerli. Ben hep bir hak ihlali yaşarsam en korktuğum şeyin yalnız kalmak olduğunu düşünürüm. Bu yüzden bir trans kadın bir ihlalle karşı karşıya geldiğinde, onun yanında hep beraber durmalıyız. Daha fazla gündeme getirmeliyiz. Bizler mağdur değiliz. Mücadele ediyoruz. Zaten her çocuğun, kadının, LGBTİ+’nın hayatı mücadele etmekle geçiyor. Hayatta kalmaya çalışmak bile kendiliğinden bir mücadele doğuruyor.

Buradan meslektaşlarına ne söylemek istersin?

Bugün farklı hukuk dallarında çalışıyor olabiliriz. Farklı davalara bakıyor olabiliriz. Ancak her temas ettiğimiz alanda insan hakları bizim en önemli noktamız olmalı. İnsan haklarının temel hak olduğunu herkesten önce hukukçuların kendisinin ikna olması ve o alan üzerinde farkındalığa sahip olması gerekiyor.

Son olarak eklemek istediğin bir şey var mı?

Ped kampanyamızdan bahsetmek istiyorum. Hapishanede ped önemli ihtiyaçlardan biri. Ne yazık ki parayla satılıyor, bazı kantinlerde bulunmuyor. O dönemlerde pede ihtiyaç duyan birisi başka alternatifler bulmak zorunda bırakılıyor. Ya da parası olmayabiliyor. Ped dışında, tampona ihtiyaç duyanlar da olabiliyor. Biz de sivil toplum örgütleri olarak bir ped kampanyası başlattık. Amacımız ped ihtiyacı olan bütün mahpusların ücretsiz pede ulaşımını sağlamak. Dayanışma bu alanda da önemli.

Röportaj: Demhat Aksoy

Bu söyleşi Avrupa Birliği Sivil Düşün Programı’nın finansal olarak desteklediği ve Pembe Hayat ile Kaos GL Dernekleri’nin birlikte yürüttüğü Ayrımcılığa Karşı Gökkuşağı Koalisyonu Projesi kapsamında gerçekleştirilmiştir.