Röportaj Haber: Eylem Esen Arabacı
“Fotoroman Kralı” adlı tiyatro oyununun oyuncusu Orçun Ucal ile oyunun çıkış sürecini, dört sezondur sahnede kalmanın zorluklarını, kültür-sanat alanındaki görünmez sansürü ve mizahın politik gücünü konuştuk.
1970’lerin fotoroman estetiğini, bu topraklara ait geleneksel bir seyir biçimi olan Aşuk ile Maşuk ile buluşturan Fotoroman Kralı, pandemi sonrası dönemde yükselen tek kişilik oyunlar, LGBTİ+’lara yönelik sistematik hedef gösterme ve kültür-sanat alanında daraltılan ifade özgürlüğü ortamında dikkat çeken bir iş olarak öne çıkıyor. Oyunun oyuncusu Orçun Ucal ile Fotoroman Kralı’nın estetik ve politik tercihlerini, sahnede kalma inadını ve dayanışmanın önemini konuştuk.
"Fotoroman Kralı", 1970’lerin fotoroman estetiğini "Aşuk ile Maşuk" gibi bu topraklara ait geleneksel bir formla birleştiriyor. Bu iki zıt gibi görünen ama köklü estetik tercihi bir araya getirme fikri nasıl ortaya çıktı?
“Pandemiyle birlikte tek kişilik oyunların çoğaldığı bir dönemde biz de “tek oyunculu ama bu topraklara ait” bir form arıyorduk. Tam aynı zamanda LGBTİ+’lara yönelik sistematik bir antipropaganda ve hedef gösterme dili yükselmeye başlamıştı. Ali Cüneyd Kılcıoğlu’yla konuşurken, “Bu memleketin kendi diliyle, kendi seyir geleneğiyle buna nasıl cevap veririz?” diye düşünüyorduk.
Ali bir noktada şunu fark etti: Aşuk ile Maşuk, hem halkın çok iyi bildiği, düğünlerde-sünnetlerde sevilen bir seyirlik oyun; hem de iki karakter üzerinden kimlik, rol, arzu ve toplumsal baskı gibi meseleleri taşımaya çok müsait. Böylece 70’lerin fotoroman estetiği ile Aşuk-Maşuk geleneği yan yana geldi: biri “poz” ve hikaye anlatısı, diğeri canlı, ideal aşk anlatısı, sokaktan ve doğrudan.
Provalara girdiğimiz dönemde nefret dili daha da görünürleşti. O yüzden bu iki estetiği bir araya getirmek bizim için sadece biçimsel bir tercih değil; oyunun omurgasıydı: Aynı toplumun bir yandan alkışlayıp eğlenirken, öte yandan gerçek hayatta taşlayabildiği o iki yüzlü hâli sahnede görünür kılmak.”
Oyunu 4 sezondur "inatla" sahnelediğinizi söyleyebiliriz. Türkiye’de bağımsız bir tiyatro ekibi olarak, özellikle kuir temalı bir oyunu bu kadar uzun süre sahnede tutmanın en büyük zorlukları ve sizi devam ettiren en büyük motivasyonu neydi?
“Türkiye’de bağımsız bir ekip olarak zaten her oyun “inat” istiyor; kuir temalı bir iş olunca o inat ikiye katlanıyor. En büyük zorluk, doğrudan yasaktan çok ‘dolaylı baskı’: mekân bulmanın zorlaşması, bazı kapıların sessizce kapanması, “risk almayalım” refleksi, görünürlük kanallarının daralması… Bir yandan da tamamen pratik tarafı var: bütçe, turne maliyeti, ekip sürdürülebilirliği, seyirciye ulaşmanın giderek pahalılaşması. Yani hem iklimle hem ekonomiyle aynı anda mücadele ediyorsun.
Beni devam ettiren motivasyon ise çok net: Bu oyun oynandıkça, salonda ‘yalnız olmadığını fark eden’ insanlar görüyorum. Bazıları ilk defa bir kuir hikâyeyi “acıdan değil, kahkahadan” izliyor; bazıları çıkışta “tam da benim hayatım, bizim gibi aşık oluyorlar, aaaa oyunun sonunda kimse ölmedi” diyor. O an, “Bu sahne bir buluşma noktası” hissi geliyor. Bir de şu var: Görünmez kılınmaya çalışılan bir zamanda, sahnede her temsil aslında küçük bir ‘var olma beyanı’. Bizim inadımız da buradan geliyor: “Bu hikâye burada, bu memlekette, bu dilde var. Biz onu susturmuyoruz.”
İçinde bulunduğumuz dönemde "Aile" kavramı üzerinden dar bir kalıp dayatılırken, siz sahnede "seçilmiş aileleri" ve "bastırılmış arzuları" konuşuyorsunuz. Resmi "Aile Yılı" politikalarının kültür-sanat alanındaki sansür veya oto-sansür mekanizmalarını nasıl tetiklediğini düşünüyorsunuz?
“Kültür-sanat alanında “görünmez sansür” zaten uzun süredir var ama bizim için bu, çok somut anlarla görünür oldu. 2023 İstanbul Onur Haftası’nda oyunu oynadığımızda çevik kuvvet geldi; oyunu bitirebildik. Sonrasında ara ara uğradılar. Hatta “sevdiler” diye düşündüğümüz bir tuhaflık bile yaşadık: bir yandan tehdit hissi, bir yandan “normalleştirilmiş” bir denetim hali.
Daha “görünmez” tarafı ise programlama ve görünürlükte ortaya çıktı. Festivallerden red aldık. “Gökkuşağı” adlı bir festivale başvurmuştuk; kabul edilmedi. Gerekçe olarak bazen “konu eski zamanda geçiyor” gibi cümleler duyduk. Bu durum, dışarıdan bakınca masum bir tercih gibi durabilir; ama aynı dönemde şunu da yaşadık: Oynayacağımız gün belli iken iptal edilen temsiller oldu. Yani mesele sadece estetik tercih değil; “risk almayalım” refleksi.
Özellikle 2025’in ‘Aile Yılı’ ilan edilmesiyle bu iklimin daha da sertleştiğini hissettik: haberlerin daha az yapılması, bazı mecralarda oyunun paylaşılmaması yönünde telkinler, sosyal medyada görünür olmaktan kaçınma… Ekipçe “ilginç” ve anlam veremediğimiz anlar yaşadık. Bütün bunlar bize şunu gösterdi: Sansür her zaman kapıya kilit vurmak değil; bazen programdan düşürmek, görünmezleştirmek, yalnız bırakmak.”
Yerel yönetimlerin veya özel mekanların bu tür oyunlara yaklaşımında son yıllarda bir değişim gözlemliyor musunuz?
“Yerel yönetimlerde hiç oynamadık, Fotoroman Kralı diyince biz hemen sansüre uğradık zaten. Özel tiyatroların genel tavrı değişmedi hala aynı şekilde bize gün vermeye oynamamıza olanak sağlıyorlar.”
Hikâyenizde "mizahi ve duygusal bir dil" kullandığınızı söylüyorsunuz. Toplumsal normların bu kadar sertleştiği bir dönemde, mizah bir savunma mekanizması mı yoksa bir saldırı (eleştiri) aracı mı?
“Gullümün çıkış noktasına dayandırıyoruz aslında, orada da var olan işkenceye dayanmak için gullüm yaparlarmış ya. Mizah bizim için tam bu noktada duruyor.
Bir tarafıyla savunma mekanizması: Çünkü bu ülkede bazen acıyı doğrudan anlatınca ya donup kalıyorsun ya da kimse duymuyor. Mizah, o kilidi açıyor; seyirciyi korkutmadan yanına alıyor, nefes aldırıyor. İçeri girmenin en güvenli yolu gibi.
Ama aynı anda saldırı/eleştiri aracı: Mizahın “tehlikeli” yanı şu; iktidarın, normun, kalıbın en zayıf yerini bulup oraya dokunuyor. Bizim oyunda da mizah, bastırılmış arzuları “komik” diye hafifletmiyor; tam tersine, o bastırmanın saçmalığını görünür kılıyor. Seyirci gülüyor ama gülüşün içinde bir “aa… doğru ya” hissi var.
O yüzden ben mizahı bir seçim gibi değil, strateji gibi görüyorum. Mesela ilk defa bir kuir oyunda bir kuir ölmüyor, seyircilerinden en çok şaşırdığı nokta bu, oyun mutlu son ile bitiyor. Aşkına kavuşuyor maşuk.”
Mailinizde "her temasın daraltılmaya çalışılan alanları genişlettiğini" vurguladınız. Hak temelli derneklerin ve sivil toplumun, bağımsız tiyatro topluluklarıyla nasıl bir dayanışma örmesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
“Biz şunu deneyimledik: Oyunun ilk çıktığı yıl, neredeyse tüm derneklere mail attık, davet ettik. Gelmeleri için çağrıda bulunduk. Sonra turneye çıktığımız şehirlerde de o şehirdeki derneklere, oluşumlara yazdık. Ama çoğu zaman ya hiç dönüş olmadı ya da ilgi gösterilmedi; gelip izleyen, temas kuran neredeyse olmadı. Biz yıllar boyunca aynı şeyi tekrar tekrar yaptık.
İlk kez siz, bir dernek olarak bize mail attığınızda “tamam, burada bir temas kuruldu” dedik. Ve bunu ancak dördüncü sezonda yaşayabildik. Bu da aslında şunu düşündürüyor: Biz sahnede bir alan açmaya çalışırken, sivil toplumla aramızdaki bağın bu kadar zayıf kalması normal mi?
Benim görüşüm şu: Hak temelli örgütlerin görevi elbette sadece “tiyatro desteklemek” değil; ama kültür-sanat, hak mücadelesinin en güçlü kamusal alanlarından biri. Çünkü hikâyeyi, dili, empatiyi kuruyor. Dolayısıyla bizim gibi bağımsız ekiplerin açtığı alanı desteklemek, bence kuruluş amaçlarının doğal bir uzantısı. Bu “her oyuna onay” anlamına gelmez; ama en azından dinlemek, gelmek, temas kurmak, görünürlük vermek anlamına gelir.
O yüzden ben soruyu şöyle tersine de çeviriyorum: Eğer biz sahnede risk alıp bir görünürlük alanı açıyorsak, sivil toplumun “Biz buradayız” demesinin en basit yolu bu temasa sahip çıkmak değil mi? En azından bir mailin cevabı, bir temsilin izlenmesi, bir paylaşım… Bazen bunlar, tek başına bir oyunu “hayatta tutan” şey oluyor.”
"Fotoroman Kralı"ndan yükselen o "küçük ama samimi söz", bugün kendi kimliğiyle var olmaya çalışan bir gence ya da sansür nedeniyle kalemini/fırçasını sakınan bir sanatçıya ne söyler?
“Kendin olmanın bedelini sana hep “fazlaymış” gibi anlatacaklar. Ama gerçek şu: Asıl fazla olan sen değilsin; sana dayatılan kalıp. Senin varlığın bir sorun değil, bir hak.
Fotoroman Kralı’nda çok sevdiğim bir cümle var: “Aşkça yatmanın kime ne zararı var, gecenin gücüne mi gidecek!”
Çünkü kimsenin kimseye zarar vermediği bir yerde asıl mesele “ahlak” değil; çoğu zaman dayatılan kalıp.
Eğer şu an kalemini, fırçanı, sesini saklıyorsan… Şunu bil: Bazen bir şeyin tamamen “yüksek sesle” olması gerekmiyor. Küçük bir cümle, küçük bir çizgi, küçük bir temsil bile alan açar. Bugün küçücük görünen şey, yarın bir başkasının nefes alacağı bir kapıya dönüşür.
Ve en önemlisi: Seçilmiş aileyi kendin kur. Bir kişi bile yeter. Bir mesaj, bir prova, bir buluşma… Çünkü biz bu ülkede çoğu zaman kan bağından önce dayanışmayla ayakta kalıyoruz.
Dünya sizin, aşk bizim… dünya sizin, aşk bizim. Fotoroman Kralı Şarkısı, tek cümle neler anlatıyor aslında.
Korkman normal. Ama saklanman şart değil. Çünkü bazen küçücük bir söz bile birinin nefes alacağı yeri açar.”
Oyun Künyesi | Fotoroman Kralı
Yazar: Ali Cüneyd Kılcıoğlu
Yönetmen: Ahmet Şeninak
Dramaturg: Nevra Ayşem Savaşçı
Kostüm Tasarımı: Hilal Polat
Işık Tasarımı: Utku Kara
Müzik: Onur Keskin
Koreografi: Seçil Demircan
Afiş Tasarımı: Yasemin Çınal
İletişim Danışmanı: Zeynep Nur Ayanoğlu
Oyuncu: Orçun Ucal
Süre: 70 dakika – Tek Perde
Tür: Komedi – Müzikli Oyun
Yaş Sınırı: +16
Tanıtım
Sokağa çıkma yasakları, seks filmleri furyası, sinemaların kapanması, faili meçhuller ve sendikalaş-amama faaliyetlerinin gölgesinde; 1970’lerin son çeyreğinde, fotoroman sevdalısı bir gencin karakomik yolculuğu…
Düğünlerde Aşuk ile Maşuk oyunları oynayarak çekeceği fotoromanlara para biriktiren bir gencin, giydikleri Aşuk–Maşuk kıyafetleri içinde aşklarını yaşayanlarla kesişen hikâyesi. Çünkü dünyanın zırhını aşk deler, baskının kederini bazen bir kahkaha dağıtır.