YAŞAM > Bir Trans Böceğin YARALARI
25 Mayıs 2016

Bir Trans Böceğin YARALARI

“Daha fazla bakamadım aynaya, gözlerimle olan mücadelemi kaybetmiştim. Çıkartıp sırtımdaki atleti suyun altında saatlerce yıkandım. Anneannemin aldığı kese ile gövdem de açılan yaralara bastıra bastıra kanatarak yıkandım. Artık bir karar almıştım ne olursa olsun dönmeyecektim bu yoldan, kendime bir başkası gibi dokunmayacak bir başkası gibi seslenmeyecektim. Evet, kanattım.”

 

Yo hayır, göğsümü sıkıştıran binderden bahsetmeyeceğim sizlere, üstelik memelerimi de sarmıyorum bir kaç haftadır. Saracak daha fazla yaralar açıldı gövdemde. Saracak daha fazla yaralar ve kabukları.

 

Annem, Allah’a deli gibi inanıp yeni çıkan sakallarıma ağladıkça ötmez olmuştu cırcır böceği. Hayır, ah böceği koymalıydım adımı diye düşünürken, Kafka’nın böceği olmaya karar verdim, evet öt(e)meyecektim ama dönüşecektim. Artık -Gregor Samsa- idim. Evet, bir böceğim diyebiliyordum kendime/ama böcekleşmeye testosteron almakla başladım diyebilirim.

 

Hepsinden bahsetmek istiyorum aslında sizlere; tüm sürecinden Samsa’nın. Bunu ilk önce sevgili ağrılarımdan ve çok sevgili yaralarımdan başlayarak ve anamın ahıyla devam eden günler de kurmaya çalıştığım -hayat cümlesini- sizinle bitirmek; tanık olmanızı, dokunmanızı,kabuğumu renklendirmenizi isteyerek hem de.Vallahi ben de söz sizi seveceğim.

 

Göğün kuşağına umut ile, aşk ile, mücadele ile neden bağlanmayalım hem? Belki de yaralarımız birbirimizin gövdelerinde çiçeklenir? Çiçeklenir mi dersiniz? (Ece Temelkuran’ın "Yara yoksa bir hayat cümlesi de yoktur aslında" cümlesi üzerine)

 

Dönüyorum evet, yaklaşık 10 aydır öz’üme doğuyorum da denebilir buna. Geç kalınmış 29 senelik gövdemin yeniden inşasını hatta doğumunu gerçekleştiren bu ebelik bir çok şey kattı bana, ama çok şey de götürdü. İlk önce açılmamı kendime yaptım daha sonra bir kaç dostuma ve aileme. Ah aile-m!

 

Meğersem ana rahmine düştüğüm günden itibaren kanamaya başlamış yaralarım. Anama göre doğmaz olasıca, babamın aklına erken düşünce mecbur dünyaya gelmişim işte. Dünya derken, onların dünyasına. Doğmak derken, onların yuvasına. Bir tekerlek gibi dünyalarından aşağıya yuvarlanmışım işte. Senelerdir hem de. Ama artık kendi ağzımla, ağzımdaki tükürükle, dil ile, yutak ile kurmak istiyordum dünyamı.

 

Daha fazla bakamadım aynaya, gözlerimle olan mücadelemi kaybetmiştim. Çıkartıp sırtımdaki atleti suyun altında saatlerce yıkandım. Anneannemin aldığı kese ile gövdem de açılan yaralara bastıra bastıra kanatarak yıkandım. Artık bir karar almıştım ne olursa olsun dönmeyecektim bu yoldan, kendime bir başkası gibi dokunmayacak bir başkası gibi seslenmeyecektim. Evet, kanattım. Çünkü kendimi kanatmak, başkalarının kanattığı her şeyin üzerini kapatıp beni daha güçlü kılıyordu. Buna inandım. Ben yapıyordum çünkü! Öz’ümü inkar edemezdim. Her şeye rağmen ayakta durmalıydım.

 

Giyindim sonra, üzerime portakal çiçeği kokusu sinmişti sanki, dedemin bahçesinde saatlerce yere düşen portakal çiçeklerini toplayan o çocuk/luğu anılarımdan almıştım ve yeniden koymuştum sanki gövdeme, oradan da 29 yaşıma…

 

Artık kendi kendimi büyütecek, kendi kararlı ve haklı mücadelemle dönmeye devam edecektim.

 

Yaralarımı seve seve…

Döne döne öz’üme…

 

(Bahsedeceğim daha bir sürü şey var, bekleyin haşereyi :))

 

Şimdilik hoş kalın, rengarenk.

 

Özgür Adıkutlu (GregorSamsa)