YAŞAM > KINA KOKUSU
3 Haziran 2016

KINA KOKUSU

Özgür Adıkutlu (GregorSamsa) yazdı: “Okudukça mimiklerime yerleşeceksiniz biliyorum. Siz de bilin, süssüz bilin istiyorum... O’nun için değerdi. Çocukluğumdu benim. Artık ben takmayacaktım belki de saçlarına portakal çiçeklerini, dizindeki yarayı öpüp -allahım ne olur bende de olsun aynısından-diye dua da edemeyecektim.”

 

(Trans böceklik sürecimden bahsetmeye devam edecektim bu hafta ki yazımda, fakat sizlere haftasonumu anlatmak istedim. Kız kardeşimin düğünü için memlekete gittim.)

 

Bahsettiğim hani portakal çiçekleri kokan… Okudukça mimiklerime yerleşeceksiniz biliyorum. Siz de bilin, süssüz bilin istiyorum... Bir dönmenin mimiklerine yerleşmekten korkuyorsunuz değil mi? Korkmuyor musunuz?

 

Sizin mimiklerinizle dönme/liğimi seyredeceğim sadece  3 saat-cik kına gecesi bitene kadar.

 

Başlıyorum: Kız kardeşimin kına tepsisini elime verdikleri akşamın sesli sessizliğiyle başladı her şey. Tam istedikleri gibi giyin/e/mesem de kendim gibi de durmuyordum işte. Hormonla değişen yüz hatlarım ve çok sevgili ergen ses tellerim ne çok soruyla karşılaştı tahmin bile edemezsiniz. Ya da edersiniz biz transların nasıl ötekileştirildiğini az çok duymuş az çok görmüş belki de karşımız da duranlardan birisi de siz olmuşsunuzdur.

 

Tüm bakışlara ve sorulara rağmen öyle güzel rol yapıyordum ki, buna mecbur bırakılmıştım. Tek gece de olsa kabuğumu çıtırdatmayı başlatan bu zalim oyuna devam etmeliydim. Kabuğuma saklanmayı ilk çocukken öğrendiğimden, çok sıkışırsam tekrar iç’ime sığdırırım kendimi diye düşünüyor tesellimi sıklıkla yaktığım cıgara da buluyordum.

 

Görmeliydiniz dudaklarımı. Hele dişlerimi… Dişlerimin dudaklarımda ki raks’ı öyle cilveliydi ki. Bastırdıkça yırtıyor, yırtıldıkça kalkan kabukları dişlerim arasına alıyor ve kanamasını tadıyordum. Ne kadar çok göz ile göz göze geldiysem dakikalarca bunu yapıyordum! Ha unutmadan dilimin ve damağımın hakkını yemek istemem. Onlar da hiç yutkunmadan dakikalarca usta birer oyuncu gibi yüzüme yayılan ateşi öyle iyi gizlediler ki aldıkları gibi yanaklarıma çaldılar.

 

Evet, annemin istediği gibi yanaklarım –al –al olmuştu, millet –allık sanacaktı ve annem sevinecekti. Makyajlı bir ablaydım artık. Buna inanmanın sevincini dakikalarca yaşadı. Oyundan haberi olmayan misafirlere sunduğunu düşündüğü gövdemin ne yazık ki  -DÖNMELİĞİ-‘ni gizleyememişti yine de :)

 

Onlara göre  -abla-  oldu(m)/r/uldum! Derdim, söylem olan -abla- ya da -abi- lik  değil öyle anlaşılmasın. Üzerime giydirilen belleğimde ki tahriplerin en büyük sebebi olan –ma olma hali. Yani oldurul-ma. Hep inandığım üstelik bunun bilinciyle var olduğumu düşündüğüm öz farkındalığımı ve birey olmayı başarmış Özgür’ün, öz’üne ihanet ettiğini düşündüren –ma olma hali.

 

Saatler ilerledikçe oynadığım oyun sıkıcı gelmeye başlamıştı. Bir şey olma hallerini attım beynimden. Ne yapmalıyım-a yordum kafamı ve uzunca düşündüm. Kendimi kendime düşündürdüm hatta! İki şık vardı. Ve benim işaretlediğim şık orada bulunmaktı. Öyle ya da böyle…

 

Daha fazla çatlatmayacaktım kabuğumu, Derin bi nefes alıp, aynı rengi paylaştığımız gözlerine seyre daldım kardeşimin. Öyle güzeldi ki…

 

Onca sene sürece girmek için sabreden, yeri geldiğinde iş yerinde adının yanına hanım eklenen, yeri geldiğinde bir şeye benzetilmeyen ve bunlarla mücadele etmeyi sürdüren bir ÖZGÜR, özgürlüğünü beklemiş ÖZGÜR, 3 saat bekleyemez miydi?

 

O’nun için değerdi. Çocukluğumdu benim. Artık ben takmayacaktım belki de saçlarına portakal çiçeklerini, dizindeki yarayı öpüp -allahım ne olur bende de olsun aynısından-diye dua da edemeyecektim. Yanına doğru yürümeye başladım saç diplerimden parmak uçlarımı basan ateş azalıyordu o’na yaklaştıkça. Şaşkın bakışları arasında kocaman sarıldım. Sonrası mı?

 

Kına tepsisine uzandım ve avuçlarıma kardeşimin kınasını yaktım. Koydum denmezmiş anneannem öyle der. Şimdi o çok sevdiğim kına kokusu benimle.

 

Hoş kalın, rengarenk.