YAŞAM > Ağustos Sıkıntısı
23 Ağustos 2016

Ağustos Sıkıntısı

“Sanki kasıklarında buz gezdiriyorlardı da yerinden zıplıyordu. Buzda bile erime telaşı vardı, biraz da ürkeklik. Eti acıyordu çünkü. Kırgındı üstelik.”

 

 Olacak şey miydi bu üstelik Ağustos ayında.

 

Sırtı terli, sırtı buz gibi bir sabahtı. Uzun bir coğrafyanın kederi vardı mavi ve donuk gözlerinde adamın. Gözlerini açar açmaz terk ediyordu sanki gövdesini. Özlem, yüreğine boylu boyunca uzandığından mı diye düşünüp daha hızla çekiyordu cıgarasını. Yüzünün en unutkan yerlerini bile özlemiş olmasını defalarca sorguluyor, o donuk mavilerini tütünden sararmış parmaklarına doğru yuvarladığında yüzüne dokunmaya başlıyordu. Evet, artık daha sert çıkmaya başlayan sakallarına dokundukça neyi en çok özlediğini anlamıştı... Uzun zamandır sorun ettiği şeyin çok seyrek çıkan bıyıkları olmasına hayıflanıp iç geçirerek aynanın karşısında bulmuştu kendini.

 

O vakit, yırtık bir harita gibi dolanıyordu odanın içerisinde. Sanki kasıklarında buz gezdiriyorlardı da yerinden zıplıyordu. Buzda bile erime telaşı vardı, biraz da ürkeklik. Eti acıyordu çünkü. Kırgındı üstelik.

 

Ah baba neden ba-ba?

 

İnsan eti kırılmışlıkların suçlusudur diyordu sonra içinden. Sahi kim suçluydu?

 

Benim suçlum bana göre babamdı da Tezer Özlü ’nün suçlusu kimdi? Suçlu olan babalar mıydı yoksa…

 

Yaşadığımız coğrafyanın sorgulanamayan sertlikleri mi? Bunları düşündü genç adam her şeye rağmen bu toprakların kokusunu duymadan, tınısını dinlemeden yaşayamayacağını bir kez daha anladı. Sahi ne yapmak gerekiyordu? Uygarlığın başladığı yer olan Mezopotamya neden bir türlü kötü talihini yenemiyordu? Düşündü düşündü düşündü.. Sonra yine Tezer geldi aklına acaba o da çok düşünmekten mi “delirmişti” yoksa bu coğrafyaya büyük mü gelmişti? Tezer “delirmişti” ama çığlığı hala bu coğrafya da yankılanıyordu. Bunları düşündükçe umut kapladı içini. Ve bir gün onu anlayanlar çoğaldığında ne babaların ne de anaların gerçek suçlu olmadığı anlaşılacaktı.

 

Daha sonra Tezer’in izinden gittiği Pavese düştü aklına. ‘Yaşanacak bir yaşam vardı. Binilecek bisikletler vardı, yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardı’. Dahası da vardı üstelik meltem rüzgârlarının okşayıcı serinliği, martıların çığlıkları, sokak kedileri ve dost meclislerin de anason kokuları…

 

Öyle düşünmek istedi. Düşüncesi asılı kaldı odanın penceresine takılan gözlerinde.

 

Sahi ne ara açılmıştı?...

 

Umut için yürümeye çalıştı yeniden, kulağına bir şiir okunduğunu duydu ve duraksadı. Kelimeler, boynundan aşağı doğru inerken terliyordu; terleyen sırtı, dizkapaklarına doğru yuvarlanıyor ve soğuklaşıyordu. Gerilmişti. Bu, grileştirilmiş bir gerginlikti; bir şiir için daha ölünürdü burada,  diye geçirdi içinden. Ağlıyordu, evet. Bir daha hiç üşümeyecekti. Gözyaşına gülümsedi, Pavese’yi hatırında yenileyerek; uzun bir coğrafya kaderinde süpürdü zaman aralıklarını. Evet, yaşanacak bir yaşam vardı ve bunun için her şeye değerdi…                                               

 

Ağustos sıkıntısından kurtulmak için kendini cırcır böceğinin nağmelerine bıraktı.

Özgür Adıkutlu (GregorSamsa)