YAŞAM > Türkiye’de Kadın Hareketinin Litmus Testi: Trans* Hakları
9 Ağustos 2017

Türkiye’de Kadın Hareketinin Litmus Testi: Trans* Hakları

Trans kimlikleri sadece ihlal ve çaresizlik üzerinden kurgulayan ve vurgulayan bir kadın hareketinin, cinsiyet adaleti mücadelesini layığıyla yürütmesi mümkün değil.

 

 

Yıllar önce cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim ile ilgili bir toplantıda, toplantıyı yürüten psikiyatr şöyle bir soru sormuştu. “Siz kadın olduğunuzu ne zaman fark ettiniz?” ve daha sonra hiçbirimizie cevap verme fırsatını bırakmadan kendisi ekledi Çok küçük yaşlardan itibaren değil mi? İşte trans bireyler de trans olduklarını hayatlarının en erken dönemlerinden itibaren biliyorlar.” O günden bu güne, her bireyin çok boyutlu kimlikleriyle ilgili yolculuğunun olabildiğince öznel ve kendine has olduğunu anlatan feminist literaturü yiyip yutmaya başladım. Dolayısıyla bu söylemin tek boyutlu, yer yer yanlış ve olabildiğince yüzeysel olduğunu artık biliyorum.

 

Ancak bu açıklama feminizm nedir ne değildir anlamaya ve öğrenmeye çalıştığım yirmili yaşların başında aklımın bir köşesine kazındı. Bir şeyler oturmadı, beni ikna edemedi. Ben ne zaman “kadın” gibi hissetmeye başladığımı bilmiyorum. Dürüst olmak gerekirse, bir feminist olarak “kadın gibi hissetmek” ne demek bilmiyorum. Kadın benim için biyolojik değil politik bir kimlik. Kadın olmak, seçmediğim ama zorunda bırakıldığım bir varoluş mücadelesinin kendini ifade ediş biçimi. İnanın bana kalsa hak mücadelesi yürütmem, domates yetiştirir, sabahlara kadar dans eder, her gün yeni bir yemek tarifi öğrenir, doyasıya sevişir, her gün öğlen vakti uyanırım. Ama bir kadın olarak, mutlu,keyifli, özgür, şiddetten uzak  bir hayatı  hayal ederek gerçekleştirmem için, tüm bu keyifli aktivitelerden zaman çalıp ne yazık ki hak mücadelesi yürütmem gerekiyor.

 

 

Kadınlığı biyolojik bir kimlik olarak kurgulamak şiddet içeriyor

 

Kadınlığı önceden belirlenmiş biyolojik bir çerçeve içinde tanımlamak benim kadınlığımı açıklamak için yeterli değil. Bu kadınlığımın ve mücadelemin çok boyutluğuna yapılan bir haksızlık. Dahası, kadın erkek ikililiği ve statikliği ekseninde kurgulanan kimlik söylemleri şiddet ve ayrımcılığı yeniden üretip yapısallaştırıyor. Bu nedenle yıllar içinde kadın hareketinin içindeki pek çok resmi örgütlenmenin “Trans kadınları toplantılara alsak mı, çünkü onlar hayatlarının bir kısmını erkek olarak yaşadı çerçevesinde yürüttüğü tartışmaları midem kasılarak takip ettim.  Bu tür söylemler translığı sadece “hayatlarının bir bölümünde erkek, şimdi kadın, dolayısıyla hani ucundan kadın” görerek olabildiğince transfobik bir söylem alanı yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda trans* kimliklerinin çok boyutluğunu ve çeşitliğini de kasıtlı olarak siliyor. Kadınlığı ve erkekliği de biyolojik bir kimlik olarak kurgulamak, ayrımcılık ve şiddetin cis-sexist, hetero-ataerkil , ırkçı ve sınıfsal boyutlarını görmezden geliyor. Eğer karşısında durduğumuz sistemli bir erkeklik varsa bile, bu bir biyolojik kimlik değil: Şiddet ve ayrımcılığın yapısallaşmış hali.

 

Hayır, tüm kadınlar olarak mücadelemiz ortak değil

 

Cinsiyet adaleti mücadelesinde hepimizin yüksek sesle vurgulaması gereken hepimizin ne kadar “aynı” olduğu değil. Ataerkil düzenin kasıtlı taktiklerinden bir tanesi de “bastırılmışlık” üzerinden ortak bir biyojik kadın kimliği kurgulatmak. Bu nedenle trans dışlayıcı söylemler başka bir dönemin feminizmine, yorumuna, bakış açısına ait değil. Trans dışlayıcı söylemler feminist değil. Trans dışlayıcılığı feminizm içinde bir yaklaşım farkı olarak kurgulamak transfobikliği farklı bir ambalajla pazarlamak.  Trans mücadelesinin kollektif söylem,talep, hayal ve arzularını sadece kabul eden değil ancak başlangıç noktası olarak almayan herhangi bir söylem feminist değil.

 

Trans bireylerin serpilip ışıldadığı hayaller, vizyonlar ve talepleri üretip yaygınlaştırmalıyız

 

Bu noktada natrans kimi kadınların yürüttüğü, ve translığı sadece çaresizlik ve şiddet üzerinden kurgulayan ve vurgulayan söylemler bu tür aktivizmleri çeşitli platformlarda “duyarlı” göstermekten başka bir işe yaramıyor. Aksine trans kimliğine yönelik baskı ve ayrımcılığı yapısallaştırmakta çok kasıtlı bir rol oynuyor. Orneğin Melis Alpan’ın yazdığı Bu ülkede farklı olanlar da yaşayabilmeli!” başlıklı yazı Türkiye’de farklı mücadele alanlarında oldukça yaygın olan translara yönelik dışlayıcı ve başkalaştırıcı yaklaşımların destek ve yardım ambalajlarıyla yaygınlaşırılmasının rutin bir örneği. Yazıda Ece Dalaman’ın hayalleri, arzuları, istekleri, hayata ve topluma katkısına dair hiçbir bilgi ve söylem yok. O sadece şiddete uğrayan bir özne. Yazı  translığı natrnas bir kadının gözünden alenen “farklı” olarak konumlandırmakla yetinmeyip, bir de üstüne lütfedip transların “yaşayabilmesi” gerektiğini slogan haline getiriyor.  

 

Bu tabi ki trans bireylere yönelik şiddet ve baskı karşısında sessiz kalalım demek değil. Ama trans bireylerle ilgili aklımıza hayalimize alabildiğimiz tek şey baskı ve şiddet ise, translara yaşam alanı tanımayan transfobik toplumdan farkımız ne? Yine kadınlığıma dönersek. Kadınlığımı sadece çaresizlik ve baskı üzerinden konumlandıran herkesin çabasını hakaret olarak algılar, alnını karışlarım.

 

Translar adına konuşmanıza gerek yok, ayrıcalık alanlarınızı translara bırakın

Natrans kadınlar ekonomi, dış politika, çevre, sağlık ve topluma dair diğer tüm konularda trans bireylere ne kadar danışıyorlar? Ne kadarı yüzeysel bir “dahil etme” eylemiyle yetinmeyip aktif katılım için kıstaslar, tedbirler,araçlar geliştiriyor?

 

Danışmayı geçtim kaçı platformunu, mikrofonunu bir trans bireye bırakıyor. Gerçek dayanışma söylem alanında bir başkasının mücadelesine atıfta bulunmak değil, yer açmaktır.

 

Transların sadece yaşaması için değil, hayatın her alanında söz sahibi olması için mücadele yürütmemiz lazım.  Trans aktivistler ve bireyler yaşam alanlarının ne kadar dar olduğuyla ilgili yeterli söylem, veri, politika üretiyorlar. Burada natrans kadınlara düşen  ayrıcalık alanlarını terkederek trans bireylerin söylem ve politika üretmeleri için yer açmaktır.

 

 

Semanur Karaman